05 March 12, Monday @ 15:32
Yazılım geliştirici olarak iş aramak garip biçimde hem çok kolaylaşıyor
hem de çok zorlaşıyor. Zorlaşmasının nedeni gereken bilgi ve deneyim
seviyesinin sürekli artması. Kolaylaşmasının nedeni ise şirketlerin
yazılımcı ihtiyacının bu seviyeden daha hızlı biçimde yükselmesi.
Mesela Amerika gibi güçlü CS (Computer Science, Bilgisayar Bilimleri)
bölümlerine sahip üniversitelerin olduğu ve bir yandan da yurtdışından
yazılımcı ithal eden bir ülkede, iyi bir yazılımcı bulup işe almak
beklenmedik kadar güç bir iş. İlk önce verdikleri astronomik rakamlarla
Wall Street ve keyifli ortamıyla üniversiteler bu kitlenin kaymağını
topluyor, daha sonra da Google, Apple, Microsoft, Facebook, vb gibi
isim sahibi firmalar. Kalanları kapabilmek için de küçük startuplar
daha "cool" olma ve gelecekte dünyayı ele geçirme umutları satmakta
birbirleriyle yarışmaktalar.
Bu kıran kırana ortamın iş ve işçi arayışını hallice değiştirmiş olması
şaşırtıcı değil.
İşverenler başvuru beklemek yerine iyi geliştiricilerin takıldığı
ortamlarda araştırma yapıp buldukları potansiyel adaylara görüşme
teklifi gönderiyorlar. Büyük çaplı olanlar üniversitelere yerleşip
potansiyel sahibi öğrencilerden stajyer kapmaya çalışıyor. Araştırma
ortamlarından birisi diğer geliştiricilerin sosyal ağları. LinkedIn
gibi profesyonel sosyal ağ siteleri, StackOverflow, TopCoder gibi
bilgi paylaşımı ve yarışmalar yapılan siteler, özgür yazılım
projelerine ev sahipliği yapan GitHub, GoogleCode gibi siteler belli
başlı kaynaklar.
Ancak kendinizi görünür kılmanın en kolay ve etkili yolu bir özgür
yazılım projesine katkıda bulunmak. Bu konuda geçen sene başında
Javascript'çilerin ismini tanıyacağı bir geliştirici,
John Resig
İşe alma söz konusu olduğunda, bir Github commit'ini herhangi bir
CV'ye tercih ederim diye bir laf etmişti ve epey tartışma
yaratmıştı. Bu kapalı kod üreten işlerde çalışanların çok işine
gelen bir durum değil. Bir şirkette onbeş yıl çalıştıktan sonra
elinizde başkalarına göstermeye izniniz olan herhangi bir örnek
kodunuz olmayabilir. Ancak eşitsiz ve acımasız da olsa gidişat
bu yönde, çünkü birisinin yazılım becerisini değerlendirmenin en
kolay ve hızlı yolu yazdığı koda bakmak. Özgür yazılım projelerinde
kişinin test ve belge üretme, diğer geliştiricilerle ve kullanıcılarla
birlikte çalışma gibi çok daha önemli özellikleri de bir ayna gibi
görülebiliyor.
Tabii ki her projenin görünürlüğü farklı derecede. İş ilanlarından
güncel bir derleme yaparsak, mesela Nginx, haproxy, Hadoop, memcache, Redis,
MongoDB, puppet, vb gibi özgür yazılımlar epey sık geçiyor. Dolayısıyla
bunlar üzerindeki deneyim ve katkılarınız daha çok ilgi çekme şansına
sahip. Yazılımların sayfalarında yada şirketlerin mesela performansla
ilgili sunumlarında neler kullandıklarını daha yakından görebilirsiniz.
Bir şekilde bağlantıya geçtikten sonraki adım ön eleme. Burada genelde
daha önce yaptığınız işler, şirketin neler yaptığı, işin ilginizi
çekip çekmediği gibi daha klasik konular konuşulmakta ve mesela şirketin
yazılımcılarından biriyle kısa süreli bir telefon görüşmesi yapıp
teknik bilginiz değerlendirilmekteydi. Ancak son zamanlarda arttığını
gördüğüm bir uygulama daha var. Size bir problem ve bu problemi
çözmek için yazılmaya başlanmış bir program gönderiyorlar, birkaç
saat içinde programın hatalarını ayıklayıp, yeni özellikler ekleyip,
belki bazı kısımları daha düzgün şekilde yeniden yapılandırıp geri
gönderiyorsunuz. Programın çalışması kolayca test edilebileceği
için şirketin yazılımcılarının incelemesinden önce epey bir eleme
yapılabiliyor.
Asıl görüşme kısmı ise neredeyse tamamen Google modeline dönmüş durumda.
Yarım gün falan süren, tamamen teknik konulardan oluşan ve tahtada kod
yazılan zorlu bir sınav. Ağaç ve graph yapıları, arama ve sıralama,
karmaşıklık gibi teorik konular, bildiğiniz programlama dilinin en ince
detayları, işletim sistemi, ağ ve bilgisayar mimarisi. Bazı firmalar
bu konsepti yalnızca gördükleri kadarıyla taklit ettikleri için,
anlamsız derecede
zor yada adaletsiz sorular sorabilirler. Bazı firmalar ise üniversite
CS eğitiminin üzerinde ve gerçekten etkileyici yanıtlar bekleyebilir.
Burada başarılı olmak için günceli takip etmek gerekiyor. Bildiğiniz
sıralama algoritmaları Quick, merge ve heapsort'tan ibaret olmasın.
Ağaç deyince aklınıza binary tree değil, Suffix tree, R tree, Radix
tree, Judy array falan gelsin.
Bu konuları öğrenecek bir dolu kaynak var internette. Mesela
AI Class,
Udacity ve
ML Class özellikle
istatistiksel yöntemler ve yapay zeka konusunda çok başarılı kaynaklar.
Bir diğer yardımcı da yine özgür yazılımlar. Favori yazılımlarınızın
hangi algoritmaları kullandığına baktınız mı hiç? Mesela
bellekte bir kopyalama işlemini nasıl en hızlı yaparsınız?
eğer glibc kodunu açıp memcpy fonksiyonuna baktıysanız cevabı
görmüşsünüzdür :) Ya da mesela onbinlerce bağlantıyı aynı anda
yönetebilen bir sunucu nasıl yazılır? Nginx, lighttpd ve
Apache gibi özgür yazılımların içinde buna dair ipuçları olsa
gerek değil mi?
Bütün bu tantana yalnızca almışken daha iyi elemanı alalım kaygısından
ya da beğenilen bir şirkete girmeye çalışmaktan kaynaklanmıyor. Gelişen
teknoloji ve artan kullanıcı sayısıyla birlikte işlenen veri
inanılmaz boyutlara ulaştı ve bu veriden çıkarılacak anlamlı sonuçlara,
en başta reklam sektörü tarafından, çok büyük paralar ödeniyor.
Dolayısıyla daha hızlı, daha az kaynak kullanan, daha başarılı
sonuç üreten ürünler aslan payını kapıyor. Burada rekabet hem algoritma
seviyesinde, hem de o algoritmayı en ideal biçimde gerçekleyeceğiniz
uygulama seviyesinde.
Bu düzeye yalnızca dört senelik üniversite eğitimiyle (hele
hele ar-ge yapılmayan ve seviyesi düşük üniversitelerde) ya da
hobi seviyesinde bir programcılık
ilgisiyle gelmek mümkün değil. Mutlaka zorlu problemlerle karşılaşıp
bunlara çözümler geliştirmeniz, bir yandan da teorik bilgilerinizi
sağlamlaştırmanız lazım.
Böyle bir hedefiniz varsa, stajınızı, çalışacağınız şirketleri,
yapacağınız kişisel projeleri dikkatle seçmeniz gerekli. Mesela yüksek
maaşlı ancak rutin ve yıpratıcı bir işe girip, uzun bir süre çalıştıktan
sonra oraya çakılı kalıp, daha iyi bir noktaya geçme şansınız
kalmadığını farkedebilirsiniz. Yaptığınız işin başkaları
tarafından görülebilir olmaması ve yeni şeyler öğrenmenizi gerektirmemesi
çok tehlikeli kariyer riskleri.
9 comments...
20 February 12, Monday @ 17:47
Çalıştığım şirkette epey bir süredir
Agile
(Çevik) yazılım geliştirme metotlarından biri olan
Scrum
(Ragbi oyununda takımın bir mesafeyi almak için kafa kol
girişmesini ifade eden bir terim :) uygulanıyor.
Agile yaklaşımın temelinde gereklerin geliştirme süreci boyunca değişeceği,
dolayısıyla yazılımın artımsal olarak kısa adımlarla geliştirilmesi,
müşterilerin ve geliştiricilerin süreç boyunca etkileşimi, yazılımın
her anında çalışabilir olması gibi bazı genel fikirler var. Scrum ise
bu fikirlerden yola çıkıp geliştirme ve planlama sürecinin nasıl
yürütüleceğini ayrıntılı olarak (ve süslü deyimlerle) tanımlayan bir
yöntem.
Bu yöntemler hakkında detaylı bilgi internette bulunabilir, ben yalnızca
deneyimlerimden yola çıkarak öznel görüşlerimi aktaracağım.
İlk olarak, Scrum geliştirme işinin teknik yönüyle ilgili çok az şey
içeriyor. Kodlama standartları, sürüm kontrol, inşa, test, vb pratikleriniz
olduğunu varsayıp devam edelim.
Scrum takımı, geliştiriciler, ürünün önceliklerini belirleyen bir product
owner (ürün sorumlusu) ve Scrum süreçlerinin yürütülmesi, geliştiricileri
bloklayan engellerin kaldırılması, varsa diğer takımlarla iletişim
gibi işleri yapan ve belli aralıklarla değişebilen bir Scrum Master'dan
(Scrum yöneticisi) oluşuyor.
Scrum süreci sabit sürelerle yapılan geliştirme hamleleri (sprint)
şeklinde. Bu süre genelde birkaç hafta. Her sprint başında yapılacak
işler planlanıyor ve sprint süresince bu planlama değiştirilmiyor.
Tabii bu süre bazı işler için küçük bazıları için büyük. Scrum'ın buna
çözümü, işleri kendi başına çalışan ve sorunun çözümünde bir miktar
ilerlemeye karşılık gelen küçük adımlara bölmek ve her Sprint sonunda
bir miktar çalışmayı ürüne katıp o adımı geçmiş olmak. Kağıt üzerinde
mantıklı da gelse, uygulamada işler bu kadar basitçe adımlara ayrılamıyor
elbette. Bazı durumlarda işi artımsal adımlara bölmek toplamda daha uzun
zamanda bitmesine yol açabiliyor. Ara adımlarda çıkan ürünlerin
kullanıcılara ulaşması da, bakım zorluğu yaratacaksa istenmeyen bir
şey olabilir. Kimi zaman da sprint bitmeden bir özelliği yada hata
düzeltmeyi ürüne katıp müşteriye sunmak isteyebilirsiniz. Dogmatik
yaklaşmayıp bu tür durumlarda esnek davranabilirseniz sprint
yönteminin genel olarak zararlı olmadığını düşünüyorum.
Her gün belirli bir saatte, ekipteki herkesin geçen gün ne yaptığını,
bugün ne üzerinde çalışacağını ve devam etmesine engel olabilecek her
türlü engeli anlattığı günlük toplantı (standup) yapılıyor. Bu toplantının
ayakta ve aynı odada yapılması vb gibi bir dizi kural var ama siz
şekilselliğe değil amaca bakın. Önemli olan kısa sürmesi, herkesin
birkaç cümle söyleyip birbirinin yaptığından haberdar olması.
Amaç ekibi onbeş dakkada senkronize edip, o gün başka toplantıların
yapılmasına engel olmak! Scrum'ın pratikte en faydalı uygulaması bence bu.
Akla gelen her özellik ve geliştirme önerisi, user story (kullanıcı
hikayesi) adı verilen ve genellikle "bir Gazeteci olarak kelime işlem
programında sözcükleri sayabileceğim bir özellik istiyorum, böylece
istenen uzunluğu aşmadan yazabileceğim" gibi birinci ağızdan yazılmış
fonksiyonel iş tanımları olarak, backlog (yığılmış iş) adı verilen bir
listeye ekleniyor. Sprint başında takım bu listeden o sprint süresince
yapılacak işleri seçiyor. İşlerin fonksiyonel ve açık biçimde
belirtilmesi (user story'ler işin tamamlanma koşullarını ve çeşitli
testleri de içerebilir) faydalı bir yaklaşım, ancak backlog fikrini
doğru bulmuyorum. Bu konuda
Rework çok daha akıllıca
bir yöntem öneriyor: Uzun listeler moral bozmaktan başka bir işe
yaramaz. Eğer bir işi bir kenara yazmadığınızda unutuluyorsa zaten
sandığınız kadar önemli ve yapılması gereken bir şey değildir. Müşteriler
ile sürekli bir iletişiminiz varsa zaten size en öncelikli ve gerekli
işi sürekli hatırlatacaklardır.
Burada bir sorun da, ürün kalitesini arttıracak ama müşteriye direk
yansımayan ufak işleri sıraya almanın çok zor olması. Bunları ya
kendi başınıza yapacaksınız, değerlendirmelerde gözükmeyecek ve
bunlara harcadığınız zamanın hesabını veremeyeceksiniz. Ya da bunlara
birer user story oluşturmak yada eldekilerden birine eklemek için
hem zaman hem de ekibi ikna edip sıraya aldırmak için enerji
harcayacaksınız.
Backlog'a atılan user story'ler takım tarafından zorluk ve tamamlanma
sürelerine göre puanlanıyor. Bu puanlar o sprint'te başlanacak işleri
belirlerken ve süreç boyunca burndown chart, velocity gibi
süslü isimleri olmasına karşın aslında oldukça basit istatistikleri
oluştururken kullanılıyor. Amaç takımın verimini ve işlerin yürüme
hızını gözlemlemek ama burada detaylarına girmeyeceğim bir dizi
kurnazca yöntemle yapılmalarına rağmen neredeyse hiç bir işe yaramıyorlar.
Puanlama, eğer kendinizi kandırmıyorsanız, işe başlamadan bilemeyiz
demekten ibaret. Diğer istatistikler ise elma ile armutu karşılaştırıyor.
Bu ölçme girişimleri ar-ge'yi teneke kutu üretimi sanan yöneticileri
tatmin etmek için icat edilmiş olsa gerek. Onlara kötü bir haberim var, eğer
projeyi en ufak detayına kadar kavrayabilecek kadar bilginiz yoksa
bir ar-ge projesini yönetemezsiniz. İyi niyetliler sizi terkeder, kötü
niyetliler metriklerinizi kandırır. Bu noktada maalesef
velocity yıllar öncesinin
kod satırı sayısı kavramından bir adım öteye geçebilmiş değil. Benim önerim şu: projeyi
takip mi etmek istiyorsunuz, gidip commit eposta listesini okuyacaksınız.
Anlamıyorum olup biteni diyorsanız da proje yönetmeyin lütfen!
Scrum kabaca böyle. Doğru uygularsanız faydalı olabilecek bazı pratikleri
var. Bir bütün olarak almayıp, her pratik için bu doğru mu? ve benim
durumuma uygun mu? diye sorgulamanızda fayda var. Şekilselliklerinden
ve seremonilerinden ise kaçının derim, gülünç duruma düşmeyin.
Agile felsefesine daha uygun başka uygulamalar da mevcut. Bu yazının
kapsamı dışındalar, o yüzden netten kendiniz araştırabilirsiniz.
Ayrıca herhangi bir çelişki halinde Rework kuralları daima geçiş
üstünlüğüne sahiptir :)
3 comments...
02 January 12, Monday @ 21:20
Bir yıla yakın süredir Amerika'da yazılımcı olarak çalışmaktayım. Çalıştığım
şirket Princeton'dan akademik olarak ortaya çıkıp, önce bir startup oldu,
daha sonra da büyük bir şirket tarafından satın alındı. Bu tür hikayeler
yeni dünyada çok sıradan, girişimcilik günlük yaşamın parçası. Peki biz
(yalnızca Türkiye değil, bütün Avrupa) bu kültürden ne kadar uzağız?
Silikon vadisinin gizli tarihi
adlı bu video, Amerikan üniversitelerinin dünya savaşının peşinden savunma projelerinde
yer almaya başlamasını, bu işlerin içindeki
Frederick Terman
gibi profesörlerin Stanford'a gelerek, öğrencilerin şirketler kurarak araştırmalarını
ticarileştirmelerini teşvik etmesi, böylece vadinin HP, Intel, vb gibi ilk nesil
teknoloji firmalarının ortaya çıkışını anlatıyor. Ortaya çıkan model çok özgün.
Üniversite temel bilim araştırmalarının yapıldığı bir merkez görevini alıyor.
Bu araştırmaları yapan öğrenci ve profesörler, işi somut bir ürüne dökmek
istedikleri zaman dışarı çıkıp şirket kuruyorlar ve üniversite onlara araştırma
sonuçlarının kullanımı için gerekli her türlü lisans ve kolaylığı sağlıyor.
Modelin başarısı, amacı insanlığın bilgi birikimini arttırmak olan araştırma çabaları
ile, insanlığın bir ihtiyacını karşılamayı hedefleyen geliştirme çabalarını birbirinden
ayırmış olmasında bence. Araştırma, önceden planlanamayan ve kısa vadede kâr getirmeyen,
dolayısıyla bir zaman engeli taşımadan özgürce yapılabileceği bol kaynaklara ve ortama
ihtiyaç duyan bir faaliyet. Geliştirme ise, gene planlaması çok zor da olsa, ihtiyaç duyacağı
kaynakların gerekliliğini ispatlayabildiği ve tasarım sınırları dahilinde yürütüldüğü sürece
ortaya daha başarılı ürünler çıkaran bir süreç. Akademisyenlerin özgürce bu iki dünya
arasında geçiş yapabilmesi, doğru bilgilerin doğru ürünlere dönüşmesini çok destekleyen
bir sistem.
Türkiye'de bu konudaki ilk sorun akademi ve özel sektör arasındaki büyük maaş uçurumu.
Pek çok meslek gibi akademisyen maaşı da rahat bir hayat sürmeye yeterli değil, bu
yüzden çoğu parlak genç özel sektörde bol mesaili dolayısıyla araştırma ya da boş vakit
içermeyen bir işe girip akademiden tamamen kopuyor. Geçim sorunu yaşamayıp akademide
kalabilenler ise devlet memurluğuna tabiyetten öyle kolay kolay şirket kurmak ya da
ticari işlere girmek imkanına sahip değiller. Bu ekonomik nedenler üniversitelerdeki
hocaların ve dolayısıyla eğitimin kalitesini de düşürüyor. Üniversite devletin verdiği
paraya ya da zengin öğrencilerin harçlarına bağlı yaşayan bir meslek okulu pozisyonuna
girince, buradan kendi başına ayakta durmayı öğrenmeden çıkan öğrenci de, kendine
güvenden yoksun kalıyor. Tek marifeti zamanında dedesinin doğru bir araziyi satın
almış olması ya da devlet tarafından zorla zengin edilmiş olmak olan uyduruk bir iş
adamının yanında çalışmayı bile büyük bir hedef olarak görüyor. O adamla rekabet
edebilecek bir iş kurmayı düşünmüyor bile.
Silikon vadisindeki model kurulduktan sonra, para kaynağı konusunda büyük değişimler
geçirmiş. Savunma sanayi yerine normal tüketiciye yönelik ürünler geliştirmeye
başlamış ve ilk başta kendi imkanlarıyla para bulan şirketler için bir sürü özel
yatırımcı ve yatırım fonu ortaya çıkarak bugün
Venture Capital denen
girişim sermayesi piyasasını oluşturmuş.
Bu sektörü oluşturan neden tabii ki girişimlerin büyük kazanç getirme şanslarının
yüksek oluşu. Ancak sektörün bu kadar büyümesinin nedeni sırf bu değil. Basit bir
hesap yaptım, yaklaşık 10.000$ gibi bir miktardan daha büyük paralar için, bu parayı
Amerika'dan Türkiye'ye yollamak, 3 aylık faize koyup sonra geri getirmek, tüm
transfer ücretlerine rağmen, Amerika'da herhangi bir klasik faiz enstrümanına
yatırmaktan daha kârlı. Faiz kazançları bu kadar düşük olunca, para sahipleri
ya oturup somut bir iş yapmak, ya da parayı bu tür girişimlere yatırmak zorunda
kalıyor. Bizde ise bırakın faizi, taksi plakası gibi absürd enstrümanlarla
parayla para kazanmak varken parayı bir işe harcamak akıllıca bir hareket
olmuyor (nasıl bu kadar yüksek faiz verebildiğimiz ise Türkiye ekonomisinin
büyüdüğünü sananları yakın bir tarihte çok şaşırtacak ayrı bir hikaye).
Bu iki durumun oluşturduğu bir üçüncü durum daha var, o da girişimcilerin
profili. Amerikan teknoloji şirketlerinin yatırımcı, kurucu ve üst düzey
çalışanlarının büyük kısmı akademi ya da endüstriden gelen ve bağlarını
koparmamış kişiler, zenginlik kaynakları ise hep teknolojik başarılar.
Bu profilin getirdiği avantaj bu kişilerin zenginliklerini yeni girişimler
için kullanma yüzdelerinin oldukça yüksek olması. Bu da gözü çalışanlarına
iki saat daha fazladan mesai yaptırma, primlerini vermeme ve ar-ge
harcamalarını mümkün olduğunca kısma derdinde olan feodal işadamı profiline
göre büyük bir avantaj.
Türkiye'de "üniversite sanayi işbirliği" üzerine çok yazılıp çizildi.
Bu konuda Tübitak gibi kurumlar kuruldu çalışmalar yapıldı. Cahit Arf'ın anılarında
özellikle sanayicilerin Tübitak'a gelip şöyle teknik problemim var çözün diye
istekte bulunmamalarından yakındığını hatırlıyorum. Yukardaki modeli gördükten
sonra bunun niye yürümediğini anlamak kolay. Girişim o yönde çalışmıyor, yeniliği
sizin yapıp müşteriye götürmeniz gerekli. Zamanla Tübitak da (özellikle son
zamandaki mesela Feza Gürsey Enstitüsünün kapatılması gibi değişikliklerle) temel bilim
desteğini azaltıp ürüne yönelik geliştirme yapan dolayısıyla çeşitli konularda
özel sektörü de baltalayan bir yapı haline geldi. Teorik araştırmalar olmadan
yapılan geliştirme yabancı ürünlerin ucuz benzerlerini yapmaktan öteye gidemiyor
maalesef.
Son olarak tüm bu faktörler sağlanıp, bir başlangıç ivmesi sağlansa bile
çok zamana ihtiyaç olacak, çünkü neredeyse bir yüzyılda ve sayısız başarı ve
başarısızlıktan sonra edinilmiş bir kültüre sahip olmak kolay değil.
10 comments...
16 October 11, Sunday @ 18:30
Zeki Bildirici Linux gezegenindeki bir blog yazısında, Fatih projesinden bahsedip, bu projede özgür yazılım kullanılması için mücadele etmeye bir çağrı yapmış.
Bu konudaki diğer yazılarda da ıskalanan bazı önemli noktalar gördüm. Projenin olası dört katmanı üzerine kendi düşüncelerimi açıklamaya çalışacağım.
Donanım, bu işin en alt katmanı. Akıllı tahta ve tabletlerden bahsediliyor. Bu katmanda belli bir teknoloji seçimi yapmanın yada tek tip ürün kullanmanın aptalca olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu aletler her gün gelişiyor ve giriş sistemleri (dokunmatik ekran, hareket algılama, ses tanıma, vb) ile görüntüleme sistemleri (lcd, e-ink, kıvrılabilir ekranlar, vb) sürekli devrimsel değişiklikler geçirdiği için tek bir modele yada aygıta çakılı kalıp güncelleşememek tehlikesi var.
Bu alanda üretimi yerli yapmanın bir faydası olacağına inanmıyorum. Sonuçta herkes gidip işlemciyi ve ekranı Samsung, vb den alacak. Çin kalkıp iPhone'u biz ürettik diye böbürlense kargalar bile güler, ama Türkiye'de araba montajı yapmayı bir başarı sanıyoruz. Bu çağda değerli olan şey üretim değil tasarım, onu da donanım alanında yapmak çok büyük kaynak ve zaman ve elimizde hiç olmayan bir know-how istiyor. Malesef devlet ar-ge kaynaklarını temel bilimlerden çekip, ürün üretimine yönelik ve aslında özel sektörün yürütmesi gereken alanlara aktarıyor. Fizik, kimya ve biyoloji gibi temel bilimlere yatırım yapılmayınca da mesela yeni bir ekran teknolojisi gibi bir şeyin yerli olarak ortaya çıkması imkansız.
En mantıklı yol, tek tip aygıt üzerinde standartlaşmayıp, belli özelliklere (işlem kapasitesi, ergonomi, sağlamlık, fiyat) uyan birden fazla tedarikçiyi kullanmak. Yerli üretici elbette güzel olur ama devlet enerjisini bunu bu katmanda değil de daha üst katmanlarda sağlamaya yönlendirmeli.
İşletim Sistemi, gene bu projenin önemsiz ve alt katmanlarından biri. Temel giriş çıkış işlevlerini, çoklu çalışma ve ağ iletişimi imkanlarını sağlayan herhangi bir sistem yeterli olur. Ancak tek bir üreticiye bağlı kalmamak ve en önemlisi farklı donanımlara kolayca aktarabilmek açısında mutlaka bir özgür yazılım seçilmeli.
Bu katmandaki en mantıklı seçim Linux. Özellikle gömülü sistemlerdeki yaygınlığı, kolayca özelleştirilebilmesi ve bilgi birikiminin tamamen özgür olması nedenleriyle. Teknik destek alınabilecek Tübitak gibi bir devlet kurumu da olduğu göz önüne alınırsa, Pardus projesi bir Linux dağıtımı olarak en doğru seçim gibi görünüyor.
Yazılım altyapısı işin en önemli noktası. Herhangi bir iPad benzeri aleti çocuğun eline verince iş bitmiyor. Mesela ders içeriği çocuğun elindeki alete nasıl yüklenecek, güncelleme ve düzeltmeler nasıl dağıtılacak, sınav ve ödevler, istatistiki bilgiler bu aletlerden toplanıp merkezi bir sistemde nasıl analiz edilecek, ders anlatımı sırasında aletin uygun içeriği göstermesi nasıl sağlanacak, ders ve yardımcı içerikler hocalar tarafından nasıl üretilecek, bu işlerde hangi araçlar ve formatlar kullanılacak. Bunlar küçük ölçekte bile kolay olmayan, MEB ölçeğinde ise çok zor problemler. Bir de mesela ses tanıma ve ses sentezi gibi teknolojilere Türkçe desteği verilmesi gibi büyük çaplı ve önemli işler var.
Varolan teknolojiler bu iş için elverişli değil. PDF bu aygıtların ekranlarına uygun bir format değil, Flash kapalı olması yanında yeni giriş sistemlerini desteklemiyor, öğrencilerin video dersleri izlemesini isterseniz, bu videoyu alette depolamanın ayrı problem, ağdan sunmanın ayrı problem olduğunu göreceksiniz.
İşte asıl katma değerin olduğu (çünkü dünyada kimsede böyle bir sistem yok), ve yerli imkanlarla başarabileceğimiz (çünkü yazılım için büyük mali kaynaklar ve üretim tesisleri değil, doğru vizyon ve yetenekli yazılımcılar gerekiyor yalnızca) alan burası.
Bunun yürütücüsü kim olur bilemiyorum. Devlet kurumlarında yazılım geliştirme konusunda bir birikim yok. Pardus'un sürekli kaybettiği ve yerlerine yenisini koymadığı deneyimli elemanları ve daha halen devam eden yönetim yanlışlıkları da işin bu tarafını başaramayacaklarını gösteriyor. Özel sektörden biri yaparsa devlete satamaz, yada şöyle diyelim, devlete satabilecek olan özel sektör bu işi doğru dürüst yapamayacağı gibi yapmak niyetinde de olmaz. İhaleyi zaten ucuza almış, ilk yapacakları iş kârı arttırmak için işi en ucuza yapmaya çalışmak. Malesef ar-ge ucuza getirmeye çalışarak yada şark kurnazlığı ile yapılabilecek bir iş değil.
İçerik kısmı ise MEB'in halledeceği bir iş. Burada benim katabileceğim tek fikir, klasik kitap içeriğinin bu işe uygun olmadığı. Hipermetin (HTML, vb) bile ideal çözüm değil. En güçlü içerik, mutlaka çokluortam içeren ve etkileşimli bir deney ortamı sunan bir sanal dünya olacaktır.
Bu konuda bazı üniversitelerin güzel girişimleri var. Mesela Sebastian Thrun ve Peter Norvig'in yapay zeka derslerini 24 saatte 80.000 kişi çalışmış. Derslerin anlatımları tabiki çok güzel ve ara sorular ve sınavlarla zenginleştirilmiş. Bu tür eğitim teknolojilerinin en büyük avantajı alanının en iyisi kişiler tarafından büyük emek harcanarak bir kere oluşturulacak derslerin az bir maliyetle ve coğrafi engelleri aşarak çok sayıda kişiye ulaştırılabilmesi.
3 comments...
16 December 10, Thursday @ 18:52
Tüm dünyadan bilim insanlarının, geliştirdikleri robot futbol takımlarıyla katıldığı bir yarışma olan RoboCup 2011, Boğaziçi Üniversitesinin ev sahipliğinde 5-11 Temmuz 2011 tarihleri arasında İstanbul'da yapılacak.
Bu güzel olayın basındaki yankıları ise içler acısı. Etkinliğin ana sitesine bakıp yada düzenleme komitesine sorup bilgi almayı beceremeyen zeka özürlü basınımız nereden çıktığı belli olmayan bazı yanlış bilgiler üretmiş.
Bu yanlışların en acıklısı ise, neredeyse on yıldır bu işin içinde olup kazandıkları başarılar ve uluslararası robotik camiasındaki çalışmalarıyla bu etkinliğe ev sahipliği yapabilmememizi sağlayan bilim insanlarımızı sallamayıp, etkinliğe "İstanbul"un ev sahipliği yaptığını yazmak.
Haberde konuşulan kişiler bu durumdan hiç rahatsız olmadı mı acaba. Üniversitelerimiz şark kurnazlığını bırakıp, gerek uluslararası alanda gerek yurtiçinde birlikte ve etik kurallara uygun şekilde çalışmayı öğrenebilecekler mi göreceğiz.
1 comments...