29 March 13, Friday @ 13:50
Filmi de çekilen Moneyball kitabının yazarı Michael Lewis, geçen sene
Princeton Üniversitesinde bir
mezuniyet konuşması
vermişti. Tamamını dinlemenizi öneririm, özetle insanların başarılarını
ve geldikleri konumları büyük oranda şanslarına borçlu olduklarını ve
kendilerini başkalarından daha fazla hakka layık görmeden önce bunu bir
düşünmelerini söylüyor.
Şansın etkisini fark etmek için bilinçli bir çaba gerekiyor. Öncelikle egomuz
aldığımız eğitimi, çevremizin katkılarını, toplumdan gördüğümüz desteği
unutup gözümüzü sadece kendi özelliklerimize dikiyor. Sonra da hikaye
anlatmaya olan düşkünlüğümüz, olayları geriye dönük açıklayan, zaman içinde
gelişen taraflı yaşam hikayeleri yazmaya başlıyor.
En büyük çok uluslu şirketlerin yöneticilerine bakın. Yakın zamanlara kadar
bunlar şirketin en alt kademelerinde işe başlayıp otuz sene her kademede
çalıştıktan sonra şirketin başına geliyorlardı. Bugün ise neredeyse
üniversiteden çıkar çıkmaz CEO olarak işe başlayan insanlar var. İşe alım
kriterleri başarıdan yada bilgi birikiminden ziyade okulda kimin
arkadaşı oldukları. Bunu mühendis seçerken yapılan binlerce görüşmeyle
kıyaslayın.
İşin komiği performans değerlendirmelerinde girişim (startup) değerleri
kullanmaları. Girişimciler için şirketi kurduktan üç ila beş yıl içinde
şirketi satmak yada benzeri bir çıkış yapmak normaldir. Kurumsal bir
firmanın yöneticisini de bu kadar kısa zaman aralığında değerlendirirseniz,
adamın yapacağı iş, bol miktarda adam çıkarmak, uzun vadede şirketin
batmasına yol açacak işler yapıp günlük değerleri yüksek göstermek ve
üç yıl sonra bonusunu alıp gitmek olur.
Havadan zengin olan, koskoca şirketleri aptalca kararlarla batıran adamlar,
aldıkları bonus yetmiyormuş gibi bir de tavsiye vermeye kalkıncalar gülünç
oluyor. Başarının sırrı çok çalışmakmış, sabah erkenden işe gelirlermiş,
vb vb. Ortalık, liderlik sırları, falanca kişinin iş kuralları, kariyer yapmanın
on kuralı gibi zırva yazı ve kitaplardan geçilmez hale geldi. Hele kendi
avantajlarını ve yaşam kolaylıklarını unutup, utanmadan ben doğum yaptıktan
sonra bile toplantıya girdim, çalışanlardan da aynı şeyi beklerim gibi mesajlar
verenler işin tadını kaçırıyor.
Sahip olduğumuz her özelliğe bilgiye ve deneyime karşın, dünya üzerinde aynılarına
yada daha iyilerine sahip en az bir milyon kişi var. Medya yalnızca başarılı
(=şanslı) olan azınlığa odaklanarak istatistiksel sapmaya yol açıyor ve palavra hayat
hikayelerine inanılırlık sağlıyor.
Büyük organizmaların bu aptallığı aslında iyi bir şey, doğal gelişime yer açıyor
ve hantallığın ölüp gitmesini sağlıyor. Biz şansın temel faktör olduğu bir
ortamda bundan nasıl faydalanılır ona bakalım.
Olasılık konusunda yazan çağdaş filozoflardan
Nassim Taleb
bize bunun ipuçlarını veriyor. İlk adım, bir şeyin kendisiyle o şeyin bir fonksiyonu
arasındaki farkı kavramak.
Bilmediğimiz faktörler sonucu gerçekleşen olayları altı yüzlü bir zar atışıyla
ifade edelim. Diyelim ki, attığımız zar sonucu gelen rakam kazancımız olacak.
Hilesiz bir zarda beklediğimiz ortalama kazanç (1 + 2 + 3 + 4 + 5 + 6) / 6 = 3.5
olacaktır. Bu, olumlu ve olumsuz faktörler birbirlerini dengelediğinde, yani
%50 başarı elde ettiğimizde elimize geçecek kazançtır.
Şimdi ise kazancımız zarın direk değeri değil bir fonksiyonu olsun. İlk önce
konveks bir fonksiyon olan f(x) = x*x kare fonksiyonuna bakalım. Beklenen
kazancımız (1*1 + 2*2 + 3*3 + 4*4 + 5*5 + 6*6) / 6 = 15.17 olacaktır. Bu
değer zarın kendi beklenen değerinin karesinden daha büyük (3.5*3.5 = 12.25)
bir değer. Böyle bir durumda ortalamanın altında kar etmemiz için faktörlerin
büyük kısmının olumsuz gitmesi gerekecektir.
Eğer konkav bir fonksiyon olan f(x) = kök(x) karekök fonksiyonun seçersek,
beklenen değer bu sefer
(kök(1) + kök(2) + kök(3) + kök(4) + kök(5) + kök(6)) / 6 = 1.80 olur ki,
zarın kendi beklenen değerinin karekökünden (kök(3.5) = 1.87) daha küçük
bir değerdir. Bu durumda ise ortalama kar yapabilmemiz için faktörlerin
büyük kısmının olumlu gitmesine ihtiyacımız var.
Jensen eşitsizliği
adı verilen bu durum, mesela ar-ge projelerinin neden hep geciktiğini bize
açıklıyor. Projenin eksi zamanda (daha başlamadan önce) bitmesi söz konusu
olamayacağına göre, bilinmeyen faktörlerin etkisi konkav (süreyi daha uzatacak
tarafa doğru meyilli) bir fonksiyon. Bu durumda da gecikme olmaması için
planlama aşamasında bu faktörlerin çok büyük bir bölümünü doğru tahmin
etmiş olmak (imkansız bir çaba) gerekiyor.
Taleb'in
Antifragile
kitabı bu yaklaşımın sağlık, günlük yaşam, ekonomi gibi birçok alanda doğru
riskleri almak için nasıl kullanılabileceği üzerine. Biz yine yalnızca
girişimlere odaklanalım.
Ar-ge'nin mutlaka gecikeceğini gördük. Demek ki bunu hesaba katmamız,
kaynakları tüketmeden, planlarda çok geniş zaman aralıkları bırakarak
hareket etmemiz lazım. Paul Graham,
Nasıl Ölmemeli?
yazısında farklı bir noktadan yola çıkarak benzer bir sonuca varıyor.
İşgören minimum ürünle işe başlayıp, yapılmasa da olacak herşeyi sonraya bırakmak
da çok iyi bir strateji. Hem işi basitleştirip bilinmeyenleri azaltıyor, hem de
ürün başarısız olursa çöpe atılacak emeği azaltarak kazanç fonksiyonunu olumlu
yönde büküyor.
Bir girişimin şansını çok fazla arttıramayacağımıza göre, girişim sayısını
arttırarak toplam şansı yükseltebiliriz. Daha incelikli bir strateji birden
fazla girişimi paralel olarak götürmek. Yatırımcılar arasında birbirine rakip
şirketlere eşit oranda yatırım yapmak epey rastlanan bir durum. Rekabeti bir
şirket kazandığında kaybedenlere yatırdığınız ve batan paranız sınırlı iken,
kazanan şirketten kazanacağınız miktarın limiti olmadığı için net bir kazanç
sağlama olasılığı çok yüksek olacaktır. Bu daha çok yatırımcılara uygun bir
strateji gibi de görünse, girişimciler de uygulayabilir.
Okul dönemi boş zaman açısından paralelde bir kaç girişimde bulunmak için ideal.
Bir kaç mobil uygulama yada web sitesi kurmadan mezun olmayın. Okuldan çıkınca
yalnızca girişimlere atılmak yerine, tecrübe kazanılacak ama vakit öldürmeyecek
makul bir iş bulup, bir yandan para birikimi yaparken, bir taraftan da girişimlerde
bulunmak da güzel bir strateji olabilir.
Böyle paralel işler çok yorucu olabiliyor. İnsan beyni de bilgisayar gibi bir
önbelleğe sahip, bir işe başladığımızda yavaş yavaş detaylarla doluyor ve
hızlı çalışmamızı sağlıyor. Hemen başka bir işe geçince detayları unutup baştan
başlıyoruz. Verimliliği düşürmeden paralelliği arttırmak için benim bulduğum
strateji işleri atomik parçalara bölmek ve bir parçayı tamamen bitirmeden bir
sonraki işe geçmemek. Bir sonraki işi ise farklı bir alandan seçerek sıkılmayı
ve yorgunluğu önlemek.
Tabii işin miktarı değil niteliği önemli. O yüzden mutlaka işleri
filtrelemek lazım. Yapmayabileceğiniz hiç bir şeyi yapmayın. Emin değilseniz
yapmayın gitsin. İş hayatımda önüme acil olarak gelen, bir kaç hafta boyunca
ihmal edince de yapılmasına gerek olmadığı anlaşılan bir dolu şey oldu
(neyseki hiç birini yapmamıştım zaten eheh). Gerekli ve doğru işler tekrar
tekrar ortaya çıkıp kendilerini hatırlatır zaten.
Her şeyi tepkisel olarak planlayıp tamamen bitiş tarihleri üzerine yaşamak,
rastlantısal ve keyfi işleri hayatınızdan çıkarıp rastlantılardan etkilenme
fonksiyonunuzu olumlu taraftan daraltan bir diğer hata olur.
Bu konuda söylenecek tartışılacak çok şey var ama bu yazı fazla uzadı, artık başka
yazılara. Rastgele! :)
1 comments...
29 June 12, Friday @ 17:18
Son iki yılımı şirketin
yelpazesindeki
ana ürünlerden biri olan Transparent Cache (Şeffaf Önbellek) yazılımını
geliştirmekle geçirdim. Bu ürün ağınızdaki kullanıcıların üçüncü parti
siteler üzerinden eriştikleri canlı veya sabit video dosyalarını
yerel önbellekten sunabilmenizi ve internet bağlantınızın kapasitesinden
ciddi oranda tasarruf etmenizi sağlıyor.
Bunu squid yada nginx proxy/cache modülüyle direk olarak yapamıyoruz;
video yayınlayan sitelerin bant genişliklerini korumak için kullandığı
mekanizmalar, canlı video için gereken düşük gecikme süreleri, sunucu
ve istemcilerin uyumsuz davranışları gibi sorunları çözecek kodlara
ihtiyaç var.
Önbelleklemeye olan ihtiyaç, gittikçe artan video trafiğinden
kaynaklanıyor. Video klip siteleri ve TV kanallarının yayınları
dışında, Netflix ve iTunes gibi film yayıncıları en büyük bant
genişliği işgalcileri haline geldiler. Yalnızca Netflix, trafiğin
tepe zamanlarında Amerika'daki indirme bant genişliğinin
neredeyse %30'unu
kullanmaya başladı.
Bu hizmetlere olan tercih öyle büyük ki, normalde makul fiyatlara satın
alıp bilgisayar, tv, tablet ve telefonunuzdan kolayca izleyebileceğiniz
yüzlerce dizinin yanında, izlemek için tüm kablo kanalına abone
olmanızı isteyen ve alternatif sunmayan Game of Thrones
en çok korsan izlenen dizi oldu!
Bant genişliğine bir çözüm Bittorent gibi p2p (peer-to-peer,
yanaktan yanağa :) protokoller. Burada istemciler ellerindeki
parçaları diğer istemcilere göndererek ağın daha verimli
kullanılmasını ve ana sunucu üzerindeki yükün azalmasını
sağlıyorlar. Ancak bu sistem parçaların geliş sırası karışık
olacağı için canlı yayına, toplam aktarım miktarını azaltmadığı
ve uç noktadaki istemcilerde de gönderme yönünde bant genişliği
ihtiyacı gerektirdiği için mobil istemcilere ve aradaki
hatların sahiplerine bir çözüm değil.
Yaygın çözüm ise, Content Delivery Network (İçerik dağıtım ağı)
denen ve değişik coğrafi konumlardaki sunuculardan oluşan,
içeriğin istemciye en yakın sunucudan aktarıldığı hizmetleri
kullanmak. Bunlar genelde önbellek mantığıyla değil, içeriğin
önceden sunuculara aktarılmasıyla çalışıyorlar; ve şeffaf
değiller, yani ana sunucunun istemcileri sisteme yönlendirmesi
gerekiyor.
Bazı firmaların kendi özel çözümleri de var. Mesela Google Global
Cache, bir kara kutu şeklinde ağınıza koyabileceğiniz bir ürün.
Google'ın video başta olmak üzere bir sürü servisini önbellekliyor
ve hızlandırıyor. Tam olarak ne yaptığı bilinmeyen ve yalnızca
bir firmanın servisleri için çalışan bir sistem doğal olarak hiç
bir hizmet sağlayıcının hoşuna gitmez, gene de GGC dünyada epey
noktaya kurulmuş durumda.
Netflix ise birçok CDN sağlayıcı ile zaten çalışıyor olmasına
rağmen, daha küçük hizmet sağlayıcıların da faydalanabilmesi için
OpenConnect adını verdiği ve özgür yazılımları kullanarak
oluşturduğu bir sistemi duyurdu. Bunu kurup Netflix'in CDN ağına
katılabiliyorsunuz.
Bu gelişmeler sunucuları internetin merkezinden, yüksek hızlı
bağlantılara sahip veri merkezlerinden alıp; internetin kenarına
(edge), yüksek hızlı ağların istemcilerin yerel ağlarına temas ettiği
noktalara doğru taşımakta.
Internetin kenarında oluşan bu bulut sistemleri, önbellekleme ve
hızlandırma dışında, faydalı ölçümler yapabilmek için de uygun
konumdalar.
Mesela
MeasurementLab
projesi, böyle bir bulut kurmaya, ve üzerinde çalışacak ölçüm
yazılımlarıyla, ağ hızlarını, belli uygulamaların bloklanıp bloklanmadığını,
Internet hizmet sağlayıcıların trafik biçimlendirme yapıp yapmadığını,
ve benzeri bilgileri ağ haritası üzerinde görselleştirmeye ve
herkesin kullanımına açmaya çalışıyor.
Bu tip bir sistemle gizli sansürü veya bilgi değişikliği müdahalelerini
yakalamak da mümkün olacaktır.
CDN ve ölçüm sistemleri, kenar bulutlarının -şimdilik- iki uygulaması.
Gelecekte yeni uygulamalarla önemleri daha da artabilir.
4 comments...
05 March 12, Monday @ 15:32
Yazılım geliştirici olarak iş aramak garip biçimde hem çok kolaylaşıyor
hem de çok zorlaşıyor. Zorlaşmasının nedeni gereken bilgi ve deneyim
seviyesinin sürekli artması. Kolaylaşmasının nedeni ise şirketlerin
yazılımcı ihtiyacının bu seviyeden daha hızlı biçimde yükselmesi.
Mesela Amerika gibi güçlü CS (Computer Science, Bilgisayar Bilimleri)
bölümlerine sahip üniversitelerin olduğu ve bir yandan da yurtdışından
yazılımcı ithal eden bir ülkede, iyi bir yazılımcı bulup işe almak
beklenmedik kadar güç bir iş. İlk önce verdikleri astronomik rakamlarla
Wall Street ve keyifli ortamıyla üniversiteler bu kitlenin kaymağını
topluyor, daha sonra da Google, Apple, Microsoft, Facebook, vb gibi
isim sahibi firmalar. Kalanları kapabilmek için de küçük startuplar
daha "cool" olma ve gelecekte dünyayı ele geçirme umutları satmakta
birbirleriyle yarışmaktalar.
Bu kıran kırana ortamın iş ve işçi arayışını hallice değiştirmiş olması
şaşırtıcı değil.
İşverenler başvuru beklemek yerine iyi geliştiricilerin takıldığı
ortamlarda araştırma yapıp buldukları potansiyel adaylara görüşme
teklifi gönderiyorlar. Büyük çaplı olanlar üniversitelere yerleşip
potansiyel sahibi öğrencilerden stajyer kapmaya çalışıyor. Araştırma
ortamlarından birisi diğer geliştiricilerin sosyal ağları. LinkedIn
gibi profesyonel sosyal ağ siteleri, StackOverflow, TopCoder gibi
bilgi paylaşımı ve yarışmalar yapılan siteler, özgür yazılım
projelerine ev sahipliği yapan GitHub, GoogleCode gibi siteler belli
başlı kaynaklar.
Ancak kendinizi görünür kılmanın en kolay ve etkili yolu bir özgür
yazılım projesine katkıda bulunmak. Bu konuda geçen sene başında
Javascript'çilerin ismini tanıyacağı bir geliştirici,
John Resig
İşe alma söz konusu olduğunda, bir Github commit'ini herhangi bir
CV'ye tercih ederim diye bir laf etmişti ve epey tartışma
yaratmıştı. Bu kapalı kod üreten işlerde çalışanların çok işine
gelen bir durum değil. Bir şirkette onbeş yıl çalıştıktan sonra
elinizde başkalarına göstermeye izniniz olan herhangi bir örnek
kodunuz olmayabilir. Ancak eşitsiz ve acımasız da olsa gidişat
bu yönde, çünkü birisinin yazılım becerisini değerlendirmenin en
kolay ve hızlı yolu yazdığı koda bakmak. Özgür yazılım projelerinde
kişinin test ve belge üretme, diğer geliştiricilerle ve kullanıcılarla
birlikte çalışma gibi çok daha önemli özellikleri de bir ayna gibi
görülebiliyor.
Tabii ki her projenin görünürlüğü farklı derecede. İş ilanlarından
güncel bir derleme yaparsak, mesela Nginx, haproxy, Hadoop, memcache, Redis,
MongoDB, puppet, vb gibi özgür yazılımlar epey sık geçiyor. Dolayısıyla
bunlar üzerindeki deneyim ve katkılarınız daha çok ilgi çekme şansına
sahip. Yazılımların sayfalarında yada şirketlerin mesela performansla
ilgili sunumlarında neler kullandıklarını daha yakından görebilirsiniz.
Bir şekilde bağlantıya geçtikten sonraki adım ön eleme. Burada genelde
daha önce yaptığınız işler, şirketin neler yaptığı, işin ilginizi
çekip çekmediği gibi daha klasik konular konuşulmakta ve mesela şirketin
yazılımcılarından biriyle kısa süreli bir telefon görüşmesi yapıp
teknik bilginiz değerlendirilmekteydi. Ancak son zamanlarda arttığını
gördüğüm bir uygulama daha var. Size bir problem ve bu problemi
çözmek için yazılmaya başlanmış bir program gönderiyorlar, birkaç
saat içinde programın hatalarını ayıklayıp, yeni özellikler ekleyip,
belki bazı kısımları daha düzgün şekilde yeniden yapılandırıp geri
gönderiyorsunuz. Programın çalışması kolayca test edilebileceği
için şirketin yazılımcılarının incelemesinden önce epey bir eleme
yapılabiliyor.
Asıl görüşme kısmı ise neredeyse tamamen Google modeline dönmüş durumda.
Yarım gün falan süren, tamamen teknik konulardan oluşan ve tahtada kod
yazılan zorlu bir sınav. Ağaç ve graph yapıları, arama ve sıralama,
karmaşıklık gibi teorik konular, bildiğiniz programlama dilinin en ince
detayları, işletim sistemi, ağ ve bilgisayar mimarisi. Bazı firmalar
bu konsepti yalnızca gördükleri kadarıyla taklit ettikleri için,
anlamsız derecede
zor yada adaletsiz sorular sorabilirler. Bazı firmalar ise üniversite
CS eğitiminin üzerinde ve gerçekten etkileyici yanıtlar bekleyebilir.
Burada başarılı olmak için günceli takip etmek gerekiyor. Bildiğiniz
sıralama algoritmaları Quick, merge ve heapsort'tan ibaret olmasın.
Ağaç deyince aklınıza binary tree değil, Suffix tree, R tree, Radix
tree, Judy array falan gelsin.
Bu konuları öğrenecek bir dolu kaynak var internette. Mesela
AI Class,
Udacity ve
ML Class özellikle
istatistiksel yöntemler ve yapay zeka konusunda çok başarılı kaynaklar.
Bir diğer yardımcı da yine özgür yazılımlar. Favori yazılımlarınızın
hangi algoritmaları kullandığına baktınız mı hiç? Mesela
bellekte bir kopyalama işlemini nasıl en hızlı yaparsınız?
eğer glibc kodunu açıp memcpy fonksiyonuna baktıysanız cevabı
görmüşsünüzdür :) Ya da mesela onbinlerce bağlantıyı aynı anda
yönetebilen bir sunucu nasıl yazılır? Nginx, lighttpd ve
Apache gibi özgür yazılımların içinde buna dair ipuçları olsa
gerek değil mi?
Bütün bu tantana yalnızca almışken daha iyi elemanı alalım kaygısından
ya da beğenilen bir şirkete girmeye çalışmaktan kaynaklanmıyor. Gelişen
teknoloji ve artan kullanıcı sayısıyla birlikte işlenen veri
inanılmaz boyutlara ulaştı ve bu veriden çıkarılacak anlamlı sonuçlara,
en başta reklam sektörü tarafından, çok büyük paralar ödeniyor.
Dolayısıyla daha hızlı, daha az kaynak kullanan, daha başarılı
sonuç üreten ürünler aslan payını kapıyor. Burada rekabet hem algoritma
seviyesinde, hem de o algoritmayı en ideal biçimde gerçekleyeceğiniz
uygulama seviyesinde.
Bu düzeye yalnızca dört senelik üniversite eğitimiyle (hele
hele ar-ge yapılmayan ve seviyesi düşük üniversitelerde) ya da
hobi seviyesinde bir programcılık
ilgisiyle gelmek mümkün değil. Mutlaka zorlu problemlerle karşılaşıp
bunlara çözümler geliştirmeniz, bir yandan da teorik bilgilerinizi
sağlamlaştırmanız lazım.
Böyle bir hedefiniz varsa, stajınızı, çalışacağınız şirketleri,
yapacağınız kişisel projeleri dikkatle seçmeniz gerekli. Mesela yüksek
maaşlı ancak rutin ve yıpratıcı bir işe girip, uzun bir süre çalıştıktan
sonra oraya çakılı kalıp, daha iyi bir noktaya geçme şansınız
kalmadığını farkedebilirsiniz. Yaptığınız işin başkaları
tarafından görülebilir olmaması ve yeni şeyler öğrenmenizi gerektirmemesi
çok tehlikeli kariyer riskleri.
10 comments...
20 February 12, Monday @ 17:47
Çalıştığım şirkette epey bir süredir
Agile
(Çevik) yazılım geliştirme metotlarından biri olan
Scrum
(Ragbi oyununda takımın bir mesafeyi almak için kafa kol
girişmesini ifade eden bir terim :) uygulanıyor.
Agile yaklaşımın temelinde gereklerin geliştirme süreci boyunca değişeceği,
dolayısıyla yazılımın artımsal olarak kısa adımlarla geliştirilmesi,
müşterilerin ve geliştiricilerin süreç boyunca etkileşimi, yazılımın
her anında çalışabilir olması gibi bazı genel fikirler var. Scrum ise
bu fikirlerden yola çıkıp geliştirme ve planlama sürecinin nasıl
yürütüleceğini ayrıntılı olarak (ve süslü deyimlerle) tanımlayan bir
yöntem.
Bu yöntemler hakkında detaylı bilgi internette bulunabilir, ben yalnızca
deneyimlerimden yola çıkarak öznel görüşlerimi aktaracağım.
İlk olarak, Scrum geliştirme işinin teknik yönüyle ilgili çok az şey
içeriyor. Kodlama standartları, sürüm kontrol, inşa, test, vb pratikleriniz
olduğunu varsayıp devam edelim.
Scrum takımı, geliştiriciler, ürünün önceliklerini belirleyen bir product
owner (ürün sorumlusu) ve Scrum süreçlerinin yürütülmesi, geliştiricileri
bloklayan engellerin kaldırılması, varsa diğer takımlarla iletişim
gibi işleri yapan ve belli aralıklarla değişebilen bir Scrum Master'dan
(Scrum yöneticisi) oluşuyor.
Scrum süreci sabit sürelerle yapılan geliştirme hamleleri (sprint)
şeklinde. Bu süre genelde birkaç hafta. Her sprint başında yapılacak
işler planlanıyor ve sprint süresince bu planlama değiştirilmiyor.
Tabii bu süre bazı işler için küçük bazıları için büyük. Scrum'ın buna
çözümü, işleri kendi başına çalışan ve sorunun çözümünde bir miktar
ilerlemeye karşılık gelen küçük adımlara bölmek ve her Sprint sonunda
bir miktar çalışmayı ürüne katıp o adımı geçmiş olmak. Kağıt üzerinde
mantıklı da gelse, uygulamada işler bu kadar basitçe adımlara ayrılamıyor
elbette. Bazı durumlarda işi artımsal adımlara bölmek toplamda daha uzun
zamanda bitmesine yol açabiliyor. Ara adımlarda çıkan ürünlerin
kullanıcılara ulaşması da, bakım zorluğu yaratacaksa istenmeyen bir
şey olabilir. Kimi zaman da sprint bitmeden bir özelliği yada hata
düzeltmeyi ürüne katıp müşteriye sunmak isteyebilirsiniz. Dogmatik
yaklaşmayıp bu tür durumlarda esnek davranabilirseniz sprint
yönteminin genel olarak zararlı olmadığını düşünüyorum.
Her gün belirli bir saatte, ekipteki herkesin geçen gün ne yaptığını,
bugün ne üzerinde çalışacağını ve devam etmesine engel olabilecek her
türlü engeli anlattığı günlük toplantı (standup) yapılıyor. Bu toplantının
ayakta ve aynı odada yapılması vb gibi bir dizi kural var ama siz
şekilselliğe değil amaca bakın. Önemli olan kısa sürmesi, herkesin
birkaç cümle söyleyip birbirinin yaptığından haberdar olması.
Amaç ekibi onbeş dakkada senkronize edip, o gün başka toplantıların
yapılmasına engel olmak! Scrum'ın pratikte en faydalı uygulaması bence bu.
Akla gelen her özellik ve geliştirme önerisi, user story (kullanıcı
hikayesi) adı verilen ve genellikle "bir Gazeteci olarak kelime işlem
programında sözcükleri sayabileceğim bir özellik istiyorum, böylece
istenen uzunluğu aşmadan yazabileceğim" gibi birinci ağızdan yazılmış
fonksiyonel iş tanımları olarak, backlog (yığılmış iş) adı verilen bir
listeye ekleniyor. Sprint başında takım bu listeden o sprint süresince
yapılacak işleri seçiyor. İşlerin fonksiyonel ve açık biçimde
belirtilmesi (user story'ler işin tamamlanma koşullarını ve çeşitli
testleri de içerebilir) faydalı bir yaklaşım, ancak backlog fikrini
doğru bulmuyorum. Bu konuda
Rework çok daha akıllıca
bir yöntem öneriyor: Uzun listeler moral bozmaktan başka bir işe
yaramaz. Eğer bir işi bir kenara yazmadığınızda unutuluyorsa zaten
sandığınız kadar önemli ve yapılması gereken bir şey değildir. Müşteriler
ile sürekli bir iletişiminiz varsa zaten size en öncelikli ve gerekli
işi sürekli hatırlatacaklardır.
Burada bir sorun da, ürün kalitesini arttıracak ama müşteriye direk
yansımayan ufak işleri sıraya almanın çok zor olması. Bunları ya
kendi başınıza yapacaksınız, değerlendirmelerde gözükmeyecek ve
bunlara harcadığınız zamanın hesabını veremeyeceksiniz. Ya da bunlara
birer user story oluşturmak yada eldekilerden birine eklemek için
hem zaman hem de ekibi ikna edip sıraya aldırmak için enerji
harcayacaksınız.
Backlog'a atılan user story'ler takım tarafından zorluk ve tamamlanma
sürelerine göre puanlanıyor. Bu puanlar o sprint'te başlanacak işleri
belirlerken ve süreç boyunca burndown chart, velocity gibi
süslü isimleri olmasına karşın aslında oldukça basit istatistikleri
oluştururken kullanılıyor. Amaç takımın verimini ve işlerin yürüme
hızını gözlemlemek ama burada detaylarına girmeyeceğim bir dizi
kurnazca yöntemle yapılmalarına rağmen neredeyse hiç bir işe yaramıyorlar.
Puanlama, eğer kendinizi kandırmıyorsanız, işe başlamadan bilemeyiz
demekten ibaret. Diğer istatistikler ise elma ile armutu karşılaştırıyor.
Bu ölçme girişimleri ar-ge'yi teneke kutu üretimi sanan yöneticileri
tatmin etmek için icat edilmiş olsa gerek. Onlara kötü bir haberim var, eğer
projeyi en ufak detayına kadar kavrayabilecek kadar bilginiz yoksa
bir ar-ge projesini yönetemezsiniz. İyi niyetliler sizi terkeder, kötü
niyetliler metriklerinizi kandırır. Bu noktada maalesef
velocity yıllar öncesinin
kod satırı sayısı kavramından bir adım öteye geçebilmiş değil. Benim önerim şu: projeyi
takip mi etmek istiyorsunuz, gidip commit eposta listesini okuyacaksınız.
Anlamıyorum olup biteni diyorsanız da proje yönetmeyin lütfen!
Scrum kabaca böyle. Doğru uygularsanız faydalı olabilecek bazı pratikleri
var. Bir bütün olarak almayıp, her pratik için bu doğru mu? ve benim
durumuma uygun mu? diye sorgulamanızda fayda var. Şekilselliklerinden
ve seremonilerinden ise kaçının derim, gülünç duruma düşmeyin.
Agile felsefesine daha uygun başka uygulamalar da mevcut. Bu yazının
kapsamı dışındalar, o yüzden netten kendiniz araştırabilirsiniz.
Ayrıca herhangi bir çelişki halinde Rework kuralları daima geçiş
üstünlüğüne sahiptir :)
3 comments...
02 January 12, Monday @ 21:20
Bir yıla yakın süredir Amerika'da yazılımcı olarak çalışmaktayım. Çalıştığım
şirket Princeton'dan akademik olarak ortaya çıkıp, önce bir startup oldu,
daha sonra da büyük bir şirket tarafından satın alındı. Bu tür hikayeler
yeni dünyada çok sıradan, girişimcilik günlük yaşamın parçası. Peki biz
(yalnızca Türkiye değil, bütün Avrupa) bu kültürden ne kadar uzağız?
Silikon vadisinin gizli tarihi
adlı bu video, Amerikan üniversitelerinin dünya savaşının peşinden savunma projelerinde
yer almaya başlamasını, bu işlerin içindeki
Frederick Terman
gibi profesörlerin Stanford'a gelerek, öğrencilerin şirketler kurarak araştırmalarını
ticarileştirmelerini teşvik etmesi, böylece vadinin HP, Intel, vb gibi ilk nesil
teknoloji firmalarının ortaya çıkışını anlatıyor. Ortaya çıkan model çok özgün.
Üniversite temel bilim araştırmalarının yapıldığı bir merkez görevini alıyor.
Bu araştırmaları yapan öğrenci ve profesörler, işi somut bir ürüne dökmek
istedikleri zaman dışarı çıkıp şirket kuruyorlar ve üniversite onlara araştırma
sonuçlarının kullanımı için gerekli her türlü lisans ve kolaylığı sağlıyor.
Modelin başarısı, amacı insanlığın bilgi birikimini arttırmak olan araştırma çabaları
ile, insanlığın bir ihtiyacını karşılamayı hedefleyen geliştirme çabalarını birbirinden
ayırmış olmasında bence. Araştırma, önceden planlanamayan ve kısa vadede kâr getirmeyen,
dolayısıyla bir zaman engeli taşımadan özgürce yapılabileceği bol kaynaklara ve ortama
ihtiyaç duyan bir faaliyet. Geliştirme ise, gene planlaması çok zor da olsa, ihtiyaç duyacağı
kaynakların gerekliliğini ispatlayabildiği ve tasarım sınırları dahilinde yürütüldüğü sürece
ortaya daha başarılı ürünler çıkaran bir süreç. Akademisyenlerin özgürce bu iki dünya
arasında geçiş yapabilmesi, doğru bilgilerin doğru ürünlere dönüşmesini çok destekleyen
bir sistem.
Türkiye'de bu konudaki ilk sorun akademi ve özel sektör arasındaki büyük maaş uçurumu.
Pek çok meslek gibi akademisyen maaşı da rahat bir hayat sürmeye yeterli değil, bu
yüzden çoğu parlak genç özel sektörde bol mesaili dolayısıyla araştırma ya da boş vakit
içermeyen bir işe girip akademiden tamamen kopuyor. Geçim sorunu yaşamayıp akademide
kalabilenler ise devlet memurluğuna tabiyetten öyle kolay kolay şirket kurmak ya da
ticari işlere girmek imkanına sahip değiller. Bu ekonomik nedenler üniversitelerdeki
hocaların ve dolayısıyla eğitimin kalitesini de düşürüyor. Üniversite devletin verdiği
paraya ya da zengin öğrencilerin harçlarına bağlı yaşayan bir meslek okulu pozisyonuna
girince, buradan kendi başına ayakta durmayı öğrenmeden çıkan öğrenci de, kendine
güvenden yoksun kalıyor. Tek marifeti zamanında dedesinin doğru bir araziyi satın
almış olması ya da devlet tarafından zorla zengin edilmiş olmak olan uyduruk bir iş
adamının yanında çalışmayı bile büyük bir hedef olarak görüyor. O adamla rekabet
edebilecek bir iş kurmayı düşünmüyor bile.
Silikon vadisindeki model kurulduktan sonra, para kaynağı konusunda büyük değişimler
geçirmiş. Savunma sanayi yerine normal tüketiciye yönelik ürünler geliştirmeye
başlamış ve ilk başta kendi imkanlarıyla para bulan şirketler için bir sürü özel
yatırımcı ve yatırım fonu ortaya çıkarak bugün
Venture Capital denen
girişim sermayesi piyasasını oluşturmuş.
Bu sektörü oluşturan neden tabii ki girişimlerin büyük kazanç getirme şanslarının
yüksek oluşu. Ancak sektörün bu kadar büyümesinin nedeni sırf bu değil. Basit bir
hesap yaptım, yaklaşık 10.000$ gibi bir miktardan daha büyük paralar için, bu parayı
Amerika'dan Türkiye'ye yollamak, 3 aylık faize koyup sonra geri getirmek, tüm
transfer ücretlerine rağmen, Amerika'da herhangi bir klasik faiz enstrümanına
yatırmaktan daha kârlı. Faiz kazançları bu kadar düşük olunca, para sahipleri
ya oturup somut bir iş yapmak, ya da parayı bu tür girişimlere yatırmak zorunda
kalıyor. Bizde ise bırakın faizi, taksi plakası gibi absürd enstrümanlarla
parayla para kazanmak varken parayı bir işe harcamak akıllıca bir hareket
olmuyor (nasıl bu kadar yüksek faiz verebildiğimiz ise Türkiye ekonomisinin
büyüdüğünü sananları yakın bir tarihte çok şaşırtacak ayrı bir hikaye).
Bu iki durumun oluşturduğu bir üçüncü durum daha var, o da girişimcilerin
profili. Amerikan teknoloji şirketlerinin yatırımcı, kurucu ve üst düzey
çalışanlarının büyük kısmı akademi ya da endüstriden gelen ve bağlarını
koparmamış kişiler, zenginlik kaynakları ise hep teknolojik başarılar.
Bu profilin getirdiği avantaj bu kişilerin zenginliklerini yeni girişimler
için kullanma yüzdelerinin oldukça yüksek olması. Bu da gözü çalışanlarına
iki saat daha fazladan mesai yaptırma, primlerini vermeme ve ar-ge
harcamalarını mümkün olduğunca kısma derdinde olan feodal işadamı profiline
göre büyük bir avantaj.
Türkiye'de "üniversite sanayi işbirliği" üzerine çok yazılıp çizildi.
Bu konuda Tübitak gibi kurumlar kuruldu çalışmalar yapıldı. Cahit Arf'ın anılarında
özellikle sanayicilerin Tübitak'a gelip şöyle teknik problemim var çözün diye
istekte bulunmamalarından yakındığını hatırlıyorum. Yukardaki modeli gördükten
sonra bunun niye yürümediğini anlamak kolay. Girişim o yönde çalışmıyor, yeniliği
sizin yapıp müşteriye götürmeniz gerekli. Zamanla Tübitak da (özellikle son
zamandaki mesela Feza Gürsey Enstitüsünün kapatılması gibi değişikliklerle) temel bilim
desteğini azaltıp ürüne yönelik geliştirme yapan dolayısıyla çeşitli konularda
özel sektörü de baltalayan bir yapı haline geldi. Teorik araştırmalar olmadan
yapılan geliştirme yabancı ürünlerin ucuz benzerlerini yapmaktan öteye gidemiyor
maalesef.
Son olarak tüm bu faktörler sağlanıp, bir başlangıç ivmesi sağlansa bile
çok zamana ihtiyaç olacak, çünkü neredeyse bir yüzyılda ve sayısız başarı ve
başarısızlıktan sonra edinilmiş bir kültüre sahip olmak kolay değil.
10 comments...